Mikail İbrahimoğlu 503 haber

İlgili Haberler

Ahıska Masalları ve Hikayeler

Bir toplumun var oluşundan itibaren o toplumun kültürü de başlar. Çünkü kültür bir milletin geçmişi, bugünü, geleceği ve nihayet bir toplumun var oluşu demektir.

Evet, kültür bir milletin başlangıcından itibaren tarih sahnesinde yoğrula yoğrula, süzüle süzüle ve süzüldükçe de maddi ve manevi daha da zenginleşerek zaman zarfında kendine has düşünce ve ifade ediştarzı ile günümüze kadar ulaşır. Günümüze dek ürettiği ve gelecek nesillere aktardığı her türlü maddi ve manevi özellikleri bulunan her şey kültürdür.

Dünya denen arenada kültürlerin birbirlerinden ne kadar etkilendiğini ve harmanlaşarak daha da rengârenk olup, devam ettiğini görüyoruz. Tarih boyu böyle olmuşve bundan sonra da böyle olacaktır, hele bu küreselleşen dünyada bu kültür değişimi kaçınılmazdır. Kültürler ne kadar da birbirlerinden etkilense, birbirlerine benzese de yine de her milletin kendine has milli bir kültürü vardır, kendi kültürünü diğer halkların kültürlerinden koruyabilecek kırmızıçizgileri bulunmaktadır.

Her millet kendi kültürünü zaman zarfında kendi oluşturur. Kültür sadece giyim kuşamdan ibaret değildir. Kültür çok daha genişanlamları kapsar. Mesela; başta dil olmakla dini inançlar, gelenek ve görenekler, kendilerine has milli kıyafetler, yaşadığı muhite göre düşünceler ve bulundukları coğrafyaya uygun bina ve her türlü yapıtlar gibi…

İnsan hangi toplumun içinde yetiştiyse o toplumdan etkilenir, o toplum gibi düşünür, o toplum gibi giyinir. Yaşadıkları coğrafya şartlarına göre uyum sağlar. Oluşturdukları eserlerde, yaşadıkları coğrafyadan, o zamanın hayat şartlarından, o dönemin örf adetlerinden bilgi verir. Bir toplumun, geçmişiyle bağ kurmasında en etkili olan araç, o toplumun kalemidir, yani yazılı edebiyatıdır, çünkü şifahi edebiyat zamanla değişebilir ve bulunduğu zaman şartlarına göre uyarlanır. Ama yazılı edebiyat ise genelde nesillerden nesillere özelliğini kaybetmeden aktarılır.

Edebiyatı olmayan bir milletin ne dili, ne de kültür ve medeniyeti inkişaf eder, zamanla inkişaf etmişmilletler arasında asimile olup, erir gider. Bir milletin kendi kültürünü, milli ve manevi değerlerini, edebi hazinelerini koruyup yaşatabilmesi için muhakkak ki ilk önce vatan denen toprağa sahip olması gerekir. Ondan sonra gelenek ve göreneklerine bağlı, dilini, dinini sevmeli. İşte o zaman milli ve manevi değerlerine değer, edebi zenginliklerinin rengine renk katar ve daha da zenginleştirir, korur, yaşatır ve gelecek nesillere daha da zengin bir miras bırakır.

Yazılı kültürümüz olan edebiyatın vazgeçilmez, temel ve genişyayılmışeserlerinden biri de masallardır. Masallar bize atalarımızın yüzlerce yıl önceki hayat şartlarını, gelenek ve göreneklerini, hatta o zamanın kullanılan dilinden bile bilgi vermektedir. Masallar genelde kahramanlık, dostluk, sadakat, düşmana nefret ve halk kahramanlarının zekâsı üzerine işlenir. Bu eserler genellikle hayal ürünüdür. Mesela; üç başlı ejderha, Simurg kuşu, sihirli peri kızları, yeraltı dünyası, korkunç devler ve yenilmez halk kahramanları genelde masallara konu olur. Masallarda hayırla şerrin, ışıkla karanlığın, kötülükle iyiliğin, mutluluk ve felaketin çekişmesi konu edilir. Bu eserlerde her zaman iyilik, kötülüğe galip gelir, menfi ve müspet güçler her zaman dev ve ejderha suratında ifade edilir. İnsanlar her zaman masallarda geçen kötü ruhları mağlup ederler. Bu da insanların kötülük üzerinde insan kudretinin sarsılmazlığının bir işaretidir. Masallar bizi çocukluğumuza, çocukları ise büyüleyici âlemlere götürür. Fakat ne yazık ki bu güzel, büyüleyici masallardan elimizde çok azı kalmıştır.

Hele biz Ahıskalıların bu yönden şansının yaver gittiği pek sayılmaz. Çünkü artık neredeyse bütün dünyanın bildiği gibi; yakın geçmişimize dönüp bakacak olursak milletimiz dünyanın pek çok yerine dağıtılmışve uzun zaman sürüldüğü bölgelerde kültür ve medeniyetinden, gelenek ve göreneklerinden uzak bırakılmaya çalışılmıştır. Zengin edebi hazinelerimiz hunharca katledilmiş, maddi ve manevi açıdan büyük zarara uğratılmıştır. Amaç, milli ve manevi değerlerimizden uzak bırakmak, geçmişle bugünümüz arasına büyük bir mesafe açmaktı. Bu konuda kısmen de olsa amaçlarına ulaşmışlardır. Yıllar sonra hayat şartları iyileşip halkımızın karnı doysa da kalbi manen her zaman aç kalmıştır. Çünkü insan maddi gıdaya ihtiyaç duyduğu kadar manevi gıdaya da bir o kadar ihtiyaç duymaktadır. Fakat ne yazık ki Sovyetler Birliği dağılana dek milletimize kültürel aktivitelerde bulunma yasağı konulmuştu. Hal böyle iken maddi ve manevi değerleri koruyup yaşatmak ne derece mümkün olabilirdi ki?

Bizim her türlü aktivitelerimiz, televizyonlarımız, gazete ve dergilerimiz ak saçlı ninelerimiz, aksakallı dedelerimiz olmuştu. Torunlarını kucağına alıp çocuk ruhunun gıdası olan tatlı ninnileriyle uyutan ninelerimiz ya da uzun kışgeceleri hepimizi büyüleyerek ağzına baktırıp “Beyaz koça atlarsan aydınlık dünyaya, kara koça atlarsan karanlık dünyaya düşersin”, diye masal anlatan dedelerimizdi.

Evet, işte bunlardı gurbet ellerde bizim geçmişimiz, folklorumuz, edebiyatımız, tarihimiz. İşte bu ihtiyarlardı bizim karanlık geçmişimize ışık tutup aydınlatacak olan meşalelerimiz. İşte bunlardı bizim dünümüz, bugünümüz, geleceğimize yön verecek olan ayaklı kütüphanelerimiz.

Zamanla beyinleri bizim geçmişimizle, edebi zenginliklerimizle dolu olan bu sevimli ihtiyarlarımız, sararmışgüz yaprakları gibi bir bir dökülüp bu genişcihanı biz cahillere bırakıp aramızdan ayrılıyorlardı. Evet, bu bir bayrak yarışı, hayat kanunudur. Gidenler yerini geriden gelenlere bırakır gider, kendileri ise dönülmez yolculuğa çıkarlar. Bizler de elimize kazma kürek alıp, gözyaşları içinde son yolculuğuna uğurluyor ve bir an önce kara yere vermek için üzerlerine toprak atmakta adeta birbirlerimizle yarışa giriyorduk.

Biz kimleri gömüyorduk, göründüğü gibi ninelerimizi, dedelerimizi mi? Tabiî ki hayır, biz ihtiyarlarımızla beraber geçmişimizi, her biri karanlık geçmişimize ışık tutacak ay ve güneşlerimizi, folklorumuzu, edebi hazinelerimiz dediğimiz destanlarımızı, hikâyelerimizi, rivayet ve masallarımızı, türkü ve manilerimizi kısacası zengin kültürümüzü gömüyorduk.

İnsan elindekini kaybettikten sonra kıymetini anlar, aramaya başlarmış. Maalesef biz de sürgünden uzun yıllar sonra masallarımızın derleme fırsatını yakaladık. Evet, kolay olmadı, çünkü Ahıska’nın orijinal masallarını bilenlerin büyük bir kısmı ahrete göç etmiş, geri kalanlar da sürüldüğü bölgelerde yerli halkların masallarından etkilenmişya da büyüklerinden duydukları masalları unutmuşlardı. Onun için derlediğimiz masalların çoğunu kaleme almaktan vazgeçip, özellikle Ahıska’da söylenmişolanları tespit etmeye özen gösterdik. Tabii ki kaleme aldığımız masalların içinde de başka halkların masallarına benzeyenler de vardır. Üstelik birbirine tıpatıp benzeyen masallar da olabilir ancak şunu unutmamak gerekir ki masallar evrensel ürünlerdir. Ne zaman yazıldığı, hangi toplumdan hangi topluma geçtiği bilinmez. Biz sadece Ahıska’da söylenmişolan hikâye ve masalları kaleme almaya özen gösterdik. “AHISKA MASALLARI” adındaki bu kitap, belki okuyucuları etkiler ve okurların da yardımlarıyla “AHISKA MASALLARI 2” adlı kitabın hazırlanmasına ve yayınlanmasına vesile olur.

Bu kitabın yayınlanmasında emeği geçen herkese, özellikle Dr. Enver AKKALE’YE ve Mevlit LÖMANGİL’E maddi katkılarından dolayı teşekkür eder, sonsuz saygılarımı sunarım.

Mircevat AHISKALI

Kaynak : AHISKALILAR

Yorumlar

0 yorum

Ahıska Haber

Ahıska ve Ahıska Türkleri ile ilgili siz de haber yazın, yayınlayalım.
Yeni Haber Yaz